Göksel Toprak kişisel web sayfası

çok kişisel bir blog.

Basit, kullanışlı ve tamamiyle ücretsiz blog saibi olmak ister miydiniz? Onlarca tema, basit arayüz, eklenti seçeneği, sayaç desteği…

Hemen blog alayım!

Merhaba sevgili günlük. Geçtiğimiz üç gün boyunca uğraşıp da kaydetmiş olduğum bir bestem var. Söz ve müzik bana ait. Kayıtta ritim gitar, solo gitar, vokal ve davul (davul fl studio ile) kullandık. Toplam 10 kanal civarında tuttu.

Şarkı adı: Mart Akşamı

İndirmek ya da dinlemek için tıklayın.

Sitem yaklaşık 1 haftadır kapalıydı. Tamamen kendi üşengeçliğim yüzünden… Domainin süresini uzatmayı son güne bıraktım, banka ile problem yaşadım ve 2 gün ödemem sarktı. Dolayısıyla iki gün boyunca parking sayfası göründü. Daha sonra madem 2 gün kapalı kaldı, iki saat daha kalsın dedim ve siteyi taşımaya karar verdim. Yedekleri aldım, siteyi taşıdım. Bu sefer de veritabanıyla ilgili bir sorun yakamı bırakmadı. Taa ki şu ana dek. Neyse… Sonunda başardım ama bir an umutsuzluğa düşüyordum ne yalan söyleyeyim! Siz siz olun kar/zarar hesabı yapmadan keyfî iş yapmayın… Bu kadar.

Bu bir haftada çok şey değişti. Yer yerinden oynadı desek yeridir yani. Bihter öldü, Behlül kaçtı vs. Bunları niye anlattığımı ben de bilmiyorum ama içimden geldi diyelim.

akorlar.rar : http://www.gokseltoprak.com/akorlar.rar

“İnsanoğlu, hayatında yalnızca bir kere gerçek aşkı bulabilir” derler. Nerede bulunacağı konusu ise meçhul. Belki yolda yürürken, belki otobüste vitesi bir türlü 3′e geçiremeyen şoföre söverken, belki markette… Belki kütüphanede biriyle çarpışırsınız, kitaplarınız sağa sola saçılır. İçinizden “Vay hayvan.” dersiniz ki bunun dışarı taştığı durumlar da çoğunluktadır. Ama siz haklısınızdır! Bilemezsiniz ki o kişinin size gerçek aşkı yaşatacağını. Belki de sıradan bir günün sıradan bir boş vaktini değerlendirmek için bir kafeye çay içmek için oturursunuz. Gözleriniz televizyona dalar ve o anda hayaller alemine dalarsınız. Gözlerinizi açtığınızda karşınızda televizyon değil, “biri” vardır. Bu “biri”nin “gerçek aşk” olma olasılığı da yüksektir tabii…

Öyle sıradan beğenilerden bahsetmiyorum. İnsan bir sürü kişiyi beğenir, bir sürü kişiyi sever, bir sürü kişiyle çıkabilir ve hatta çakabilir de. Ama “aşk” denen o sarsılmayı birçok kişide yaşayamaz. Hadi yaşadı diyelim. Bu durumda yapacağı tek bir şey vardır. O heyecanın peşinden koşmak, durup dinlenmeksizin. Eğer bir soluklanayım derse, aldığı soluk onun son soluğu olabilir. Bunu bilemez.

İyi güzel yazıyorum da, peki uygulama konusunda nasılım? İçler acısı, acınası, berbat derecede kötüyüm diyebilirim. Şöyle ki normalde hiç utanmayan, çekinmeyen, yüzsüz, serseri halim bu çarpılma durumlarında pek etki etmiyor sanırım. Bırakın konuşmayı, gözümü açıp şöyle bir bakamıyorum bile. “Hatanın farkında olmak onu yarı yarıya çözmektir.” safsatasıyla avutuyorum kendimi ama bunun da pek işe yaradığını da söyleyemem. Her neyse, şimdi gelelim asıl hikayemize.

Hayali gerçek

Sıradan bir gündü. Boş vakitleri değerlendirmenin en iyi yoludur “mal mal oturmak”, bakmayın siz. Ben de bunu uygulamak üzere arkadaşlarımla sıradan bir çay bahçesine oturdum ve etrafı seyre daldım. Baktığım şeylerin gerçekte gördüğüm şeyler olduğunu söyleyemem. Zira bulunduğum yerde deniz, kum, bikinili kızlar falan olamazdı. Aldırmadım ve seyre devam ettim.

Sağımda iki kişi hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. “Hiç yapmadığın şey değil ulan.” dedim kendime. “Otur ve dinle.”. Sokakta, sağda, solda, birilerinin konuşmalarını, dedikodularını, tartışmalarını ve dünyayı kurtarmalarını dinlemek kadar güzel başka bir şey yoktur. He tabii bayılana kadar içip bütün dertlerden, tasalardan, sebebini bile anlayamadığınız halde içine düştüğünüz kavgalardan ve adına “aşk” dediğiniz o karmakarışık durumdan kurtulmayı saymazsak…

O sırada gözüm bir yana kaydı ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Bir kız. Ama öyle sıradan bir kız değil. Göz kamaştıran güzelliği, gizemli gülüşü ve bikinisinin üzerine giydiği o tek parça beyaz giysisi ile melekleri andırıyordu. Bulunduğum yerin coğrafi güzelliğini hesaba kattığımda yarım saat kadar önce “Cennetteyim sanırım.” dediğimi hatırladım. Ben aslında cennette değilmişim, taa ki o ana kadar. Söylediğimin ne kadar yerinde bir söz olduğunu o an anladım ve seyrime devam ettim.

İsmini bile bilmediğim bu melek karşımda durmuş, gülümseyerek bana bakıyordu. Niye güldüğünü düşünmek istedim, ama daha düşünmek noktasında bile tam karar verememiştim ki ayaklarım yere bastı ve yürümeye başladı. Yaptığımın ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Öylesine yapıyordum işte. Hemen sonra berrak ve kulakların pasını silebilecek kadar güzel, hayali bir sesin bana “Nasılsın?” dediğini duydum. “İyi, sen?”.

Konuştukça konuşasım geliyordu ve konuşasım geldikçe de konuşmak. Günlerce yemek yemediğinizi düşünün. Karnınızın o derin açlığının vermiş olduğu iştahla yemeklere nasıl da saldırırdınız? İşte bendeki de öyle bir iştah. Konuştum, ben konuştukça o dinledi. Anlattım içimden gelen her şeyi ve hepsine minik bir tebessümle karşılık verdi. Biraz da o konuşsun istedim; fakat konuşmadı. Sadece ve sadece dinlemeye programlanmış bir robot edasıyla susarak; beni, o ana dek yaşamadığım düşüncesine salmakta bir hayli başarılı oluyordu. Konuşsun diye diretmedim, zira rüyanın bitmesini istemiyordum. Birden tartışan çiftleri hatırladım ve geriye döndüm. Çift hala tartışmaktaydı fakat benim o sırada buna ayıracak fazladan bir dakikam bile yoktu. “Hayatımın aşkını bulmuş olabilirim.” düşüncesiyle önüme döndüm ve o acı, yıpratıcı gerçeği gördüm. O yoktu. Sağda, solda, hiçbir yerde…

Bu kadar yaklaşmışken onu bir anda kaybetmenin ve ona dair hiçbir şey öğrenememenin vermiş olduğu üzüntüyle boğuluyordum. “Kulaç at! Kulaç at!” sesleri bir yandan beynimi sararken, ben ölmeden cennete gitmenin huzurunu yaşıyordum. Ve onu tekrardan görebilmek ümidiyle, gerekirse ölebilirdim. “Atmıyorum.” dedim kendi kendime. Bu kadar açılmışken denize; sudan ya onunla çıkmalıydım, ya da hiç çıkmadan gözlerimi gerçek cennette açmalıydım. Cennetten yansımalarla ya da birkaç kare fotoğrafla yetinecek değildim ya. Beni çağırıyorlardı ve işin güzel yanı, ben gitmeyi kafama koymuştum. Davete icabet etmek gerektiğinden falan değil ha, yanlış anlaşılmasın. Öyle istediğimden. Der…ken…

Gözlerimi açtığımda gördüğüm tek şey gökyüzünün engin maviliğiydi. Kendime gelene dek bekledim. Belki yirmi, otuz dakika. Bilincim yavaş yavaş yerine gelirken onu görmek umuduyla etrafıma şöyle bir bakayım dedim ve gördüm. Hemen yanımda durmuş ve bana bakıyordu. İlk kez duyduğum sesiyle bana “İyi misin?” diye sordu. Ölümden dönmüş birine “İyi misin?” demek, en az yeni doğmuş bir bebeğe hayatın ne kadar acımasız olduğunu söylemek kadar saçmaydı. O bebek büyümeli ve bunu kendisi öğrenmeliydi. “İyiyim.” desem ne değişecekti? Hiçbir şey. Tekrardan gideceğini biliyordum. Gözlerimi kapatıp tekrar açtığımda onu göremeyebilirdim. Bunun garantisi yoktu ve ben risk almayı pek az sevenlerdendim. Numarasını yazdığı küçük bir kağıdı elinde tutuyordu. Hemen sonra kağıdı ellerimin arasına sıkıştırdı. Nasıl bir mutluluk olduğunu bilenler bilir. Berbat bir mutluluk… Çünkü bunu bilenler az sonra horozların şarkılarını söylemeye başlayacaklarını ve rüyanın en güzel yerinde beni uyandıracağını da bilirler. Ve o kağıda hiçbir zaman ulaşamayacağımı da.

Varlığını hissettiğimden emin olmaya başlamıştım artık. O vardı. Başta gördüğüm, cennetten bir kesitti; ama o, her kimse, yaşıyordu da. Bundan artık emin olmuştum ki gözlerimi açtım.

Rüyanın en güzel yerinde uyanmışsan yapabileceğin çok fazla şey yoktur. Rüyana kaldığın yerden devam etmek için tekrar uyumak istersin. Aslında şöyle önce ilk bölümün özetini ve akabinde rüyanın yeni bölümünü görebilsen ne güzel olurdu? Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmeyen hoş bir düşünce sadece. Ben onun yerine daha mantıklı olanı yaptım ve kalktım. Ellerimin arasından kayan bir şey dikkatimi çekti. Minik bir kağıttı ve üzerinde bir numara vardı. Gerçek olamaz diye düşündüm. “Arasam mı? Aramasam mı?” iç savaşları yaşamaya başlamıştım ki ellerim telefonuma numarayı tuşladı. Artık neyin gerçek, neyin hayal olduğunu anlayamıyordum.

Gelen mesaj her şeyi anlatıyordu aslında. Güzeldi, bir rüya kadar güzel. Ancak bunun da sonu gelmişti artık. Ona ulaşabileceğim tek bir yol vardı ve artık o yol da kapanmıştı.

“Aradığınız numara kullanılmamaktadır.”

Göksel Toprak

Bu konuda oldukça hissiyatlı biri olaraktan nereden başlayacağımı bilememekteyim. Son iki haftadır her günüm, ayrı bir gereksizlikle geçiyor. Yine her gün başıma gelen çeşitli gariplikler ve şaka gibi olaylar beni bir an önce intihar etmeye teşvik etse de, ben hala bu hayatın yaşamaya değer olduğunu düşünüyorum.

Canlı müzik ilginç bir konudur,  gitar alıp 2 sene bunu öğrenmek için uğraşan herkesin altından kalkabileceği bir iş değildir. İçinde bulunduğum ilde canlı müzik yapanlar bırakın canlısını, müzikten anlamasalar da bu böyle. Yani ne bileyim, en azından bu işe birkaç seneni ver ve işin yapı taşlarını öğren. Bilenler yok değil aslında, ama nedense bana hep bilmeyenler denk geliyor.

Geçen gün… Gerçekten garipti. “Mekanınızda çalabilirim.” dediğim yere gittim tekrardan, o günün akşamında program istenip istenmediğini son kez sormak için. Önceki gün yukarıdan şikayet ediyorlar, bundan sonra canlı müzik hiç olmayabilir, şu, bu demişlerdi. Ben de buna dayanarak büyük ihtimalle olmaz diye düşünüyordum ki içeri girdim ve bombayı gördüm. Tahminen 50-100 liralık bir gitar hemen karşımda ve yanında da biri var. İyi… Neyse biraz konuştuk ve ben gitarımı almak üzere eve çıktım, tekrardan bara indim. Daha gitarımın kılıfını açmamıştım ki ansızın sorulan soruyla irkildim. Bu gitar kaç para? Ulan dur anasını satayım önce bir gitarı gör armut. Şaşkınlıktan güldüm, “Kılıf mı?” diye sordum. Ben adamın saçmalığını toparlayayım diye uğraştıkça herif iyice çığırından çıkmaya başladı. “Yok, gitar.”

Abi siz siz olun, karşılaştığınız birinin enstrümanını görmeden fiyatını sormayın. Gülerler, içten içe dalga geçerler vallahi. Ben geçmem, onlar geçerler.

Alt alan adı İngilizcede kullanılan “subdomain” teriminin Türkçe karşılığıdır. “Peki ya subdomain nedir?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Subdomain ise herhangi bir alan adına bağlı, fakat ondan bağımsız çalışabilen bir başka alan adı yaratmaktır. Teorik olarak anlatılması ve anlaşılması biraz zor görünse de aslında basit bir konudur alt alan adı konusu.

Yani bir örnekle açıklamak istersek… Güncel spor haberlerini yayınladığınız bir haber sitenizin olduğunu düşünelim. Haberlerde kullandığınız videoları ayrıca listelemek için bir video bölümü açmak istiyorsunuz. Bu video bölümü sitenizin bir parçası olsun, fakat tamamen bağımsız çalışsın istiyorsunuz. O halde çözüm, alt alan adı. Öncelikle web alanımızın bize ayrılan bölümüne bir dizin açarız ve video sitemizi bu dizine kurarız. Daha sonra hosting kontrol panelimizden alt alan adını açar ve o dizine yönlendiririz. Siteyi kurduğunuz dizin http://www.sporhaber.com/video/ dizinidir; ancak http://video.sporhaber.com şeklinde de aynı yere ulaşılabilir.

Şimdi alt alan adını açtık, video sayfamıza  ulaşıyoruz fakat bir soru aklımızı kurcalıyor. Niçin alt alan adı açtık? Bunun ne gibi bir faydası olabilir ki? Öncelikle subdomain kullanmadığınız taktirde dizin url’nin sonuna eklenecek. Ve o siteden bir sayfa açtığınızda adres çubuğundaki satır oldukça uzun olacaktır. Google uzun adresleri sevmez. Adres yani link, mümkün olduğunca kısa olmalıdır. Bunu da alt alan adı ile sağlayabilirsiniz.

Alt alan adının bir başka faydasına gelirsek… Dediğimiz gibi uzun adresleri aklında tutmayı, ya da işin içinde dizin varsa eğer ki alt alan adı kullanmadığınız taktirde mutlaka olacaktır, “/” koyup dizin adresini doğru bir şekilde yazmayı birçok kişi yapamayacaktır. Dolayısıyla alt dizine kurduğunuz site direk hit alamayacaktır. Sadece arama motorlarından gelecek kullanıcılarla yetinebilirim derseniz sorun yok. Ancak bizce alt alan adı kullanıp bu sorunu da aşabilirsiniz. Alt alan adı yazım itibariyle kolay ve diğer adrese nazaran daha kısadır. Yani sözün özü, alt alan adı kullanımı iyidir ve hit artışını tetikleyebilir.

Devamını okuyayım »

Bu sıralar gerçekten ilginç şeyler yapıyorum. Çok ilginç. Bunu bildiğim halde kendime engel olamıyorum, bu da ayrı mesele. Geçen gün sırf sebepsiz can sıkıntısı ve moral bozukluğundan her yerde sataşacak birini aradım. En sonunda r10′da buldum. Adamı tahrik ederek hakaret etmesini sağladım, küfrü yedim, sonra bir güzel ben de ettim. Ve sonuçta ikimiz de banlandık. İnanın öyle rahatladım ki…

Bu manyaklık, olsa olsa saçmalık, sapanlık. Ulan senin konun değil, biri sana laf atmamış. Boşver, gül, geç. Ne diye saldırıyorsun ona, buna? Bilmiyorum ama bu aralar her şey üzerime geliyor gibi. Özellikle siteler beynimin önemli kısmını kaplıyor. Şu web dünyasından ya tamamiyle çekilmenin vakti geldi, ya da ismimi duyurmanın. Çok güzel şeyler olacak ama, az daha vakit var. Bekleyelim…

Bu arada siteler falan demişken, pr güncellemesinin yolda olduğunu da söyleyeyim. Google indexlerinde ve hitlerde aşırı dalgalanma söz konusu. Pagerank değerleri tahminimce Mart 20′ye kadar güncellenecek. Tabi bu sadece tahmini bir rakam, Google’dan başka kimse bunu bilemez, bilse de müneccimler bilir. Sonuçta ben de müneccim değilim yani. Her neyse kendinize iyi bakın, görüşmek üzere.

Göksel Toprak

Öncelikle biraz subdomainden bahsetmeliyim sanırım. Subdomain webmasterlar için oldukça önemli bir nimettir. Herhangi bir web sitesini, iki hatta daha fazla siteymiş gibi kullanmaya yarar. Örnek verelim. Daha.net domaini sizin olsun şimdi. Anasayfanın dışında bir de blog kurmak istediniz. Ayrıca bu dosyaları, diğer dosyalara karışmamaları açısından blog dizinine kurdunuz. Şimdi blogunuzun adresi daha.net/blog oldu. Bunu cPanel’den subdomain oluşturarak blog.daha.net şeklinde kullanabilmeniz de mümkün.

Subdomain asil bir görünüşe sahiptir ve göze hitap eder. Ayrıca SEO açısından da önemlidir. 4 yıldır kazandığım birtakım tecrübelerim sonucunda şunu çok rahat söyleyebilirim ki subdomain ile çalışmak google sıralamanız açısından, alt dizin ile çalışmaktan çok daha faydalıdır.

Bloglar için subdomain seçmek tam anlamıyla bir işkence olabiliyor çoğu zaman. Çünkü artık çoğu blog servisinde kısa ve kaliteli subdomainler kalmadı. Eğer servisi kullanmak istiyorsak uzun ve nispeten anlamsız subdomainler seçmemiz gerekiyor. Seçeceğimiz subdomain blogumuzun adresi olduğuna göre onu yansıtmalı, içeriği hakkında ipuçları vermeli…

Bloglara subdomain seçerken dikkat edilmesi gereken belli başlı hususlar vardır. Bir kere bu konu blogun içeriğiyle birebir alakalıdır. Bir film tanıtım bloguyla, film izleme blogunun subdomainlerinin aynı olması beklenemez. Çeşitli anahtarlar vardır ve bu anahtarlar her sektörde farklıdır.

Blog açmak istiyorsunuz. Fakat bir türlü subdomain bulamıyor musunuz? Öyleyse gelin bu sorunu birlikte aşalım. Öncelikle genel olarak subdomain seçimi hakkında bilgi vereceğim, sonra ise size bir soru soracağım.

Devamını okuyayım »

Kitap hakkında bilgi vermeden önce bahsetmek istediğim konu şu. Kitabın türü ve içeriği arasında doğrudan doğruya bir bağ var. Bu bağ zedelendikçe kalite düşer, ayaklar altına alınır.

Bir aşk romanında ideolojiye yahut teknolojiye girmek kadar saçma bir şey yoktur. Konu direk bunlarla ilgili olabilir. Farklı ideolojik gruptan iki kişi birbirine aşık olabilir, ancak kitabın ortasında bu ideolojiler hakkında bilgi verip, kendinizin dahilinde olduğunuz ideolojiyi övemezsiniz. Ya da genç kız ile çocuk Facebook’tan birbirlerini bulabilirler, ancak yine de bu aşkın somut adımları olmalıdır. Aşk kitabı alan birinin öğrenmek istediği son şey dünyadaki teknolojik gelişmelerdir. Kendisi ya sevgilisinden ayrılmıştır, yalnız olmadığını bilmek ister. Ya mutludur, içi içine sığmaz ve bunu dilsiz bir dost ile paylaşmak ister. Yahut okumak zorundadır. Kitabın türü aşk ise eğer yazarın rahat rahat uçabileceği sadece birkaç alan vardır ki bunlar psikoloji, felsefe ve bla bla havuzudur. Yazımın devamında beni daha net anlayacaksınız.

Buraya kadarki tüm her şeyi kendi görüşümle noktalandırmak istiyorum.

“İçinde Allah’ın adının fazlaca anıldığı romanları sevmiyorum.”

Özellikle bu roman suç yahut polisiye ise. Gidin duygu sömürüsünü ideolojik ya da dini kitaplarda yapın. Benim okurken zevk aldığım polisiye türünde değil. O kadar yabancı roman okudum. Bunların hiçbirinde karakterler sürekli olarak kiliseye gidip ibadetlerini yapmazlar. Ya da İncil’den yahut diğer dini kitaplardan bahsedip, hatta işi iyice abartarak ayet isimlerine varana kadar söylemezler. Çünkü onların işleyeceği başka suçlar, ve onları kovalamakla görevli polisler vardır. Kısacası buna vakit yoktur. Bu romanda durum nasıl? Roman demeye dilim varmıyor aslında, kendimi zorlayayım. Bir kere karakterler arasında oldukça büyük bir uçurum bulunuyor. Bunlardan bir grup İslam dinini en iyi şekilde yerine getiren, namazını kılan, orucunu tutan, “iyi”ler. Diğer ise içkiden, kumardan, eğlenceden vazgeçmeyen kötü’ler. Romanın her sayfasında Allah’ın adı en az 3 defa geçiyordur. Bazı sayfalarda işi iyice abartıp Kur’an mealine çevirmiş yazar kitabı. Ayet isimlerini, sayfa numaralarını vererek içkiyi, eğlenceyi kötülemiş. Çok şaşırdım, bir o kadar garipsedim, bir o kadar da tiksindim.

Yazarın bunu yapmak için birkaç sebebi olabilir. Bu sebeplerden ilki zekadan yoksun olmasıdır. Suç kitabında nelerin anlatılacağını anlayamaması, olayları kurgulayamaması, yeteneksiz olması ve kitabı sürükleyici hale getirememesi, sonuçta ortaya atılan her şeyin dini bilgiler ile çözümlenmesine yol açmıştır. Dini kitap yazsaymış keşke diyorum. Oldukça başarılı olurmuş. Ama sanırım yazarın unuttuğu bir nokta var, biz artık bu numaraları yemiyoruz.

Diğer olası sebebe gelirsek… Kitap, sadece ve sadece İslam dininin propagandasını yapmak ve insanları duygu sömürüsü yoluyla bu dine kazandırmak amacıyla da yazılmış olabillir. Sonuç olarak edebi niteliği, estetiği ve inceliği olmayan oldukça vasat bir kitap.

Şimdiye kadar okuduğum en rezil beş kitap arasında birinci sıraya şimdiden yerleşti.

Göksel Toprak